Transcript for:
Kuran 17.Ders Kuran Sureleri ve Temaları

İyi akşamlar, harika bir pazar akşamı dilerim hepinize. Hoş geldiniz, sefalar getirdiniz. Burada olan dostlar ve sonra kayıtta dinleyecek olan bütün dostlarla bu gece yeni bir suremize geçiyoruz Allah'ın izniyle. Nüzul sırasıyla gidiyoruz biliyorsunuz. Nüzul sırasına göre sırada bu akşam Biruc suremiz var. 22 ayetten oluşan Biruc suresini sizlerle bu akşam itirak edeceğiz Allah'ın izniyle. Burada hemen birkaç şeyden bahsedeyim. Bir tanesi bunun Mekke döneminde indiğini bildiğimiz bir suremizdir. Nüzul sırasında 27. sırada ancak kitabımızdaki yazılı şeklinde 85. sırada yer alan bir sureden bahsediyoruz. Dilerseniz hemen başlayalım. Size bugün dersten hemen sonra inşallah neleri sırayla okuyacağınızı mutluma alıyorum. Sıralı okuma bildireceğim. Buradaki meselenin ne olduğunu duymayanlar için bir tekrar edelim dilerseniz. Biliyorsunuz nüzul sırasıyla hatim yapılmaz. Dolayısıyla bizler burada nüzul sırasıyla öğrenme sırasını, yani olayın hikayesini, kronolojisini, Hazreti Peygamber'in hayatı yaşarken 23 yıllık peygamberlik hayatı boyunca yaşadıklarıyla birlikte Organize olan ayetleri ve sureleri sırasıyla görüyoruz. Ancak tamamlayabilmemiz için sizlere belli bir sırada kendinizin okuyabileceği, nüzuldan hariç kitap sıramıza göre sıralama veriyordum. Onun güncellemesini yapacağım dersten sonra inşallah sizlere. Hoş geldiniz, sefalar getirdiniz. Hemen yeni akşamımıza Biruç Suresi ile başlayalım. Biruç Suresi, Andolsun Burçları. bulunan göğe diye başlar. Burada her ne kadar bir ayrılık düşünülse de, yani örneğin Hasan Basri gökyüzündeki yıldızlardan bahsederken, ayetin aslında zatil bir uç ifadesi kullanılır. Yani buçlara sahip olan ifadesi geçmektedir. Bazı müfessirler bunları bildiğimiz anlamda bugün de kullanılan, hani bizim 12 buç olarak ifadelendirdiğimiz burçlara dayandırır. Ama Hasan Basri gibi İbn-i Abbas gibi isimler ise gökyüzündeki yıldızları doğrudan anlattığını söyler. Her ikisi de kabul görmektedir. Çünkü ayetin anlamını ve gücünü bu ifade bu belirleme değiştirmiyor. Bu nedenle her ikisinin de kabul edildiğini bilerek ilerleyebiliriz. Andolsun burçları bulunan göğe. Biliyorsunuz Kur'an dilinde Hazreti Allah'ın Peygamberimizin kalbine ulaştırdığı sözcükler ve cümle dizinlerinde kimi vurguları ve güçleri ortaya koymak için Hazreti Allah ifadelerinde çoğunlukla bir şeylere an diçilmesi cümlelerini kuruyor. Bu bizim de andımızdır. Çünkü biliyorsunuz Kur'an-ı Kerim Hazreti Allah'ın sözlerini içeriyor ancak Hazreti Peygamberin kalbinden geçiyor. Ancak Hepsi bizim, bize ait sözler. Biz okuyoruz onları. O yüzden oradaki ant bizim de antımız oluyor bir süre sonra. Bu nedenle bu şekilde ilerliyoruz. Yani ant içmenin meselesi bu. Özellikle birkaç tane daha ayette bu geçeceği için size özellikle vurgulamak istedim. Ant olsun burçların bulunduğu göğe ve vaat edilen güne diye devam ediyor. Buradaki gün malumunuzdur çok fazla geçer. Buradaki gün... Kıyamettir yani kıyametin kopacağı gündür. Kurban bayramı günü, bir cuma günü, Hz. Muhammed'in arife günü. gibi belirtiler de yapılmış olmasına rağmen genellikle tanıklık ifadesi olduğu ve gelecek ayetlerde öğrenebileceğimiz gibi bugün kıyametin kopacağı gün olarak anlatılıyor bizlere. Ve tanığa ve görünene diye ifade ediyor ayet. Ve tanığa ve görünene bunların hepsine bir an diçiliyor aslında. Burada şahit olana yani görene ve şahit olunana, görünene dediğimiz ifadede ise şahitlik... eden ve şahitlik edilenler hakkında yine müfessirler birçok görüş ortaya koyarlar. Ancak bizim buradan açısaynı görüşümüz anladığımıza göre şahitlik eden ifadesiyle kıyamet günü hazır bulunanlar ve şahitlik edilenler ifadesiyle de kıyamet gününde bu dehşetli manzaraların kendisi kastolunuyor. Bunlara da bir... ant içiliyor burada anlam güçlensin diye. Ve devamında kahrolsun yerde hendekler kazıp ateşler yakanlara ifadesi var. Burası bizim için önemli bir şey. Çünkü bunlar hakkında çeşitli rivayetler var. Ama özellikle Ahdi Atık'ta Ahdi Atık ifadesi biliyorsunuz Ahdi Atık içinde bir sürü bölümleri olan. Hristiyanların ve Musevilerin kitaplarının toplam ismidir Ahdi Atık. Orada Danyak denen bir kitapta Butunasar ve Abdanagoh isimli, bir de Mişak Şatrak isimli üç kişi Babil'de Dora Ovası'nda dikilen büyük altın bir puta tapmazlar. Çünkü bu insanlar İslam'ı beklemektedirler. Kalplerinde İslam ateşi vardır ve burada o ve benzerlerini, Hemdekler kazıp içine ateşler, alevler yerleştirip yakarlar. İşte burada bahsedilen lanet denen mesele burası. Öylesine ateş ki odunları var diyor 5. ayet bize. Olayın büyüklüğünü de anlıyoruz burada. O sırada kendileri de kıyısında oturmuşlardır diyor. Yani bunu yapanlar bir yandan da bunu seyrediyorlar. Bu yaptıkları vahşeti de bir yandan seyrediyorlar. İnsanlara ve inananlara yaptıklarını seyrediyorlar diyor 7. ayet bize. Burada ashab-ı hudud ile Müslümanları ateş dolu hendeklere atıp diri diri yakan kimseler kastediliyor ayette. Ve onları yakarken bir de seyredip eğlenmelerinden bahsediyor. Bu ana kadar da burçlara kıyamet günü, kıyamet gününün dehşetli manzarasına katılacak olanlara ve ona tanıklık edeceklerine yemin ediliyor ki Tüm bunu yapanlar yani bu şekilde yapanlar cezalarını görecekler şeklinde. Yani burada birincisine yemin ediliyor bu burçlara ikincisine de yemin ediliyor. Çünkü bu dünyada zulmedenler kıyamet gününde ceza görecekler ve üçüncüsüne de yemin ediliyor. Yani kıyamet gününün dehşetli mazallarına ki ona mahluk şahit edecektir şeklinde. Ve kafirlerin çaresiz Müslümanlara yapıldığına dair her şeyin... zamanı geldiğinde delilleriyle ortaya konacağı anlatılıyor. Bununla ilgili birkaç tane önemli hadisimiz var. Yani çok hadis var aslında ama bunların içerisinde dört tanesi çok önemlidir bu hadislerin. Ben dersimizden hemen önce bunları sizin için hazırlamıştım. Dolayısıyla bu bahsettiğimiz hadisleri size birazdan göndereceğim ki... Aslında hepimiz bilelim burada bahsedilen hadisler çünkü değerli şeyler, önemli şeyler. Bu yüzden kendi notlarımdan sizin için bunu hazırlamıştım. Bunu hepimizin okuması iyi olur. Şu anda onun için zamanınızı almayayım. Size grubumuza bunu gönderdim bile. Bunlara bakarsınız. Ve 8. ayetimizde Hz. Allah şöyle sesleniyor. Ve ancak üstün ve hamde layık. Allah'a inandıkları için onları azaplandırmadılar. Yani burada kıyamet gününe gelenler Allah'a inandıkları için değil, inanmadıkları için cezalandırılacaklar anlamında. Devamında ise ki o Allah göklerin ve yerin mülkü O'nundur. Allah Celle Celaluhu her şeyin üzerinde şahit olandır diyor ayet bize. Bu ayetlerde Allah'ın sıfatları beyan ediliyor. Çünkü ancak bu sıfatlara sahip... olan bir zat inanılmaya layık olabilir. O yüzden Allah'ın sıfatlarını bilmemiz gerekiyor. Onlar ki Allah'a iman edenlerden nefret etmektedirler ve onlar ancak zalimlerdir diye bize bunu anlatıyor. Buradaki önemli konuyu tekrar edelim. Bizim için buradaki önemli mesele Allah'ın çok önemli bir sıfatının daha bir ayette geçmesidir. Göklerin ve yerin mülkü O'nundur ifadesi. Allah Her şeyin üzerinde şahit olmalı diyor. Çok şahit var ama hepimizin üzerinde daha da şahit olan Allah var anlamında. Kadın ve erkek inananları, azaplandıranlar, sonra da tövbe etmeyenler yok mu? Onlardır cehennem azabı ve onlardır yakıp kavuran azap. Dönemi düşündüğümüzde bir taraftan Müslümanlık yayılmaya çalışırken bir taraftan tam tersi Müslümanları yok edip kendi düşüncelerini yaymaya ya da korumaya çalışanlar vardı. Müslümanlar hiç kimseyi özellikle onlar ortadan kalksın ve biz yaşayalım diye yok etmediler. İslam'ın cihatı hala daha böyle devam etmiyor. Yani biz yaşayan Allah'ın Rahman ismiyle yarattığı her canlıyı seveniz. Sadece... kendi inandığımızı anlatır ve onların da doğru yola gelmesi için dua ederiz. Burada ayetteki mesele ise cehennemde görecekleri azaptan ayrı bir ateş daha yaşayacaklarıdır. Burası önemli değerli dostlar çünkü cehennemden önce ve cehennem kadar büyük bir ateşten bahsediliyor. Yani bu dünyada da insanların cezalandırılabileceği ve bunun bu cezaların çok büyük olabileceğini anlıyoruz burada. İnananlara ve iyi işlerde bulunanlara gelince. Onlardır kıyılarından ırmaklar akan cennetler ve buysa pek büyük bir kurtulmuş ve kurtulmanın muradına ermenin sonucudur. Yani biz iyi tarafta olmalıyız ki hem bu dünyada hem devam eden ikinci tekamül hayatımızda başımıza gelecekleri hak edelim. Çünkü Allah ne diyor? Cehennem ve cenneti herkes kendi kucağında getirir. Ve ne ekliyor? Biz size ne ödül ne ceza değil, biz size hak ettiğiniz şeyin karşılığını vereceğiz. Yani biz ne hak ettiysek Allah bize onu verecek. Şüphe yok ki Rabbinin tutup helak edişi pek çetindir. Şüphe yok ki O ilk defa var eden ve ölümden sonra yine yaratandır. Ve odur suçları örten ve çok çok seven. Şerefli arşın sahibi odur. Dilediğini işler durur. Burada değerli dostlar birkaç tane ayeti birlikte okudum sizlere. Affedicidir denilerek, Ümit kapısı açık bırakılıyor. Şayet bir kimse günah işlemekten vazgeçerek tövbe ettiği takdirde Allah'ın rahmetinden yararlanabiliyorsa, Tövbe etmeye meyil edecek bir nedeni vardır. Seven denilerekse Allah'ın mahlukatını sevdiği ve onlara eziyet etmekten hoşlanmadığı, ancak ne zaman insan evladı, insanlık ailesi isyanda ısrar ederse o zaman onları cezalandırmak zorunda kaldığı vurgulanıyor. Arşın sahibi ifadesi de insanoğlunun yeryüzü ve gökyüzünün yani kainatın tek sahibinin Allah olduğu ve bütün saltanatın ona ait bulunduğu ve ona isyan edenlerin ondan kaçamayacakları kastediliyor. Yani bir oda düşünün her şey onun içinde yaşanıyor, nereye kaçacaksınız? Ve yüce dirdenilerek insanoğluna aciz varlık olduğu, bizim Allah katında Allah yanında ne kadar aciz olduğumuz anlatılmak istiyor. Siz sizi yaratana... Herhangi bir nedenle karşı gelmeye nasıl cüret edebilirsiniz sorusuyla devam edecek. En sonunda ise o istediğini yapandır, ona yapacaklarından dolayı engel olabilecek hiçbir güç yoktur. Sana ordulara ait olan söz gelmedi mi? Bunu düşünelim. Firavun'a ve Semud'a yani Firavun'a ve Semud'a ait olan orduların bilgisi sana gelmedi mi? Kafir olanlar zaten de yalanlamaya dalmışlardır. Burada ne anlatıyor bize? Geçmiş kavimlerin bütün saltanat ve güçlerini, yani Semud kavmi ve firavun, Semud'u ve firavunu söylüyor peki? Ama burada dünyada kendini güçlü kuvvetli sanan gruplara, hatta bireylere hitap ediliyor aslında. Sizden önce kendi Güçlü kuvvetli zannederek isyan edenler yok muydu? Peki akıbetleri nasıl oldu? Kafir olanlar zaten de yalanlamaya dalmışlardır dediğimiz mesele malum. Kendi inandıklarını empoze ederken yanlış olana inansalar da bize bunu kastettiler. İşte Firavunlar gibi, Semudlar gibi, yeni çağlarda da olup bitenler gibi, hala aramızda dolananlar gibi. Maalesef Allah ıslah etsin böyleleri oluyor. Oysa Allah onları artlarından çevirmiştir. Hayır, o şerefli Kur'andır. Bize tüm bunları öğretmiyor. Kuran'ı anlatmak için şu anda okuduğumuz Furkan yani Kuran gönderildi. Bütün bu yollardan geri dönmemiz ve tövbe makamlarını aşındırmamız içindir. Korunmuş levhada bu yazıyor diyor bize son ayet. Korunmuştan maksat değiştirilmeden, bozulmadan, herhangi bir noksanlıktan azat edilmiş, yani hiçbir eksiği bulunmayan, fazlalığı olmayan veya meleklerden başkalarının korunmuş demektir. Allah indinde... korunmuş diyenler de var tabii ki. Peki tabii ki levh-i mahfuz kastediliyor burada. Levh-i mahfuzdan bahsedilen mesele her şeyin her zaman durduğu bir levha, bir korumalı levha. Biz bir kitap gibi düşünüyoruz. Kur'an-ı Kerim'de öyle tefsir edildi. Yani her şeyin kayıtlı olduğu bir şey diye söyleyebiliriz bunu. Buradan bahsediyoruz. Korunmuştan maksat, korunmuştan anlamı budur. Yani tüm bu konuştuklarımız Bucur suresinde... Korunmuş levhada da var diyor. Yani Kur'an yazılmış ve müstakil bir levhi mahfuzda ayrıca korunmaktadır. Onda hiçbir şey değişmez ve ne yazılmışsa o gerçektir. Tüm kainat onu yok etmek istese dahi hiçbir şey yapamazlar anlamında önemli bir ayetten geçtik. 85. sırada olan ve 22 ayet. ayetten oluşan büyüruç suresini tamamladık sizlerle ve şimdi 95 sırada bulunan ve nüzul sırasında 28 sırada bulunan tin suresi konuşacağız. Tin suresi Değerli dostlar yine Mekke'de inmiş bir suredir. Hz. Peygamber'e vahdedilmiş bir suredir. Sadece 8 ayetten oluşan bir suremizdir. And olsun tine ve zeytuna diye başlar ve tinni ve zeytuni diye başlar. Bunu anlatalım. Tin biliyorsunuz Arapçada incir demektir. İncir manasında bir sözcüktür. Zeytun veya zeytuni de zeytin anlamındadır. Bu iki yiyeceğin her şeyin yani bu iki yiyecekten her şeyin faydalandığını herkesin faydalanabileceğini bildiği için Allah bilhassa bu iki ismi veriyor. Pin, Şam'ın üstünde kurulduğu bir tepenin dağdıdır. Zeytunda Beyt-i Maktis'in kurulduğu dağın dağdıdır. Dolayısıyla bunun da olduğunu yani bu iki yerin de tarif edildiğini söyleyen bazı müfessirler olmuştur geçmişte. Ancak burada bilinmesi gereken şey şu. Hz. Peygamber döneminde bahsettiğimiz bu iki yerleşim merkezi henüz bilinmiyordu. Dolayısıyla incirden kastın incir ve zeytinden kastın zeytin olduğunu da bir yerde hepimizin bilmesi ya da bu konuda fikrimize bunun daha yakın olduğunun bilinmesi gerekiyor. Çünkü o zaman... Bu iki merkezin bilinmemesi ve Kur'an'da bunun yer alması, o bilginin bu ifadelerden sonra öğrenildiğini ortaya koyuyor. Buna göre de tabii bizim için bu çok önemli bir şey. Çünkü demek ki buradaki zeytin, zeytin demektir. İncir, incir demektir. Bunlar için her ne kadar Araplarda farklı görüşler olmuş olsa da, yine de bizim karşımıza çıkan bu iki... mesele bizim için zeytin ve incir anlatıyor. Devamında ve Tur-i Sina ifadesi geçiyor. Allah'ın Musa Peygamberle görüştüğü ve ona tecelli ettiği dağ Seyna'daki Tur dağı deniyor ve Tur-i Sina dediğimiz mesele burası. Seyna'daki yani Tur-i Sina ismi kullanıyor Kur'an-ı Kerim'de burada. Devamında ise ve bu Emin şehri diyor. Malum Emin şehrin kastedildiği yer. Mekke'nin kendisidir. Gerçekten de biz insanı en güzel bir surette sahip olarak yarattık. Bunu Rahman'ın... Yarattığı her şey içerisinde özellikle vicdanı, sağduyu, aklı ve bilinçaltını verdiği, konuşmayı verdiği, iki ayak üstünde duran bir canlı haline getirdiği, en güzel yaratık, akıl, düşünce, anlayış ve söz söyleme kabiliyetiyle donattığı için bizi seçtiğini görüyoruz. Sonra da onu döndürdük, aşağıların en aşağısına attık diyor. Burası da önemli çünkü... Bize verdiği tüm güzellikler ve özelliklerin yanında nefsi de verdi. Dolayısıyla aşağıların en aşağısı neydi? Akıl azlığı, zayıflık, bunalık, bulanık bir düşünce, vicdansızlık, akılsızlık gibi şeyler de tevil edildi bizlere. Yani bu kendi içimize konan bir cehennem gibi bütün yaratılmış güzelliğimizin içerisine en aşağılık ve en kötüsü de verildi. Bu da bizim... Bütün evrende var olan karşılıklılık, mütekabiliyet, kontrast ilkesi aslında. Ancak insanlar ve iyi işlerde bulunanlar başka. Gerçekten onlar bitmez tükenmez, başa kakılmaz bir mükafata erişeceklerdir diyor. Burada iman edip salih amelde bulunandan bahsediyoruz değerli dostlar. Unutmamalıyız salih amel. İnsanlara iyilik yapmaktan ve Allah yolundan çıkmamaktan geçer ama ondan önce bir kuralı daha var. Salih amel, salih niyetten geçer. Yedinci ayetimizde ise artık dini yalanlamana sebep nedir diye soruyor Yüce Allah bize. Öyleyse bundan sonra da hangi şey sana dini yalanlayabilir ifadesi bu. Bu ayeti bir de şöyle tercüme edebiliriz. Bize sesleniyor yani inananlara. Bundan sonra ceza ve mükafatı yalanlamak için hangi şey seni teşvik ediyor gibi de olabilir. Yani her iki şekilde de maksat aynıdır. Yani insanlık toplumunda açıkça görülmektedir iyi ve güzel şeyler ve kötü şeyler. Tüm bunların yarattığı, yaratanının Allah olduğuna inandıktan sonra seni bu yoldan dışarıya atacak, bu raydan çıkacak ne olabilir? Allah hükmedenlerin en üstünü değil midir diye. sorarak tamamlıyor. Tin suresini. Burada en büyüğünden en küçüğüne göre bile herkesin ve her şeyin bir şekilde hayatın kendilerine verdiği yaşam süreleri kadar yaşadığı ve firavunların bile yani en güçlülerin, en büyük kralların, kraliçelerin bile Allah karşısında kıldan ince bir hayata sahip olduklarını anlatıyor bize. Ve sırada Kureyş, Kureyş'in suremiz var değerli dostlar. Kitabımızda 106. sırada ve nüzul sıralamasında 29. sırada yine kısa ve Mekke'de inmiş 4 ayetlik bir sureden bahsediyoruz. Bunların ilk ayetimizde bunu da Kureyş'in uzlaşması hallerinin düzene girmesi için yaptı diye başlıyor doğrudan. Buradaki kelime li ilafi kureyştir. Yani ilaf yani elefeden gelir. Elefenin manası Arapçada sevmek demektir. Elefe, ilaf. Li ilafi kureyş. Elefe sözcüğünün köküdür. Elef, affedersiniz. Bu kelime dağıldıktan sonra bir araya gelmek, bir şeyi adet haline getirmek demektir. Ülfet ve ma'luf da aynı anlama gelir. Yani hepsi aynı kökten geliyor zaten, aynı anlama gelir. İlaftan önceki lam hakkında, yani burada li ila fikrişin ilafta ve onun hemen öncesinde bir ifade var. Bu lam ifadesi, bazı Arap dili uzmanları kelimenin ta'ccub ifade ettiğini söylüyor. Ta'ccub demek olduğunu söylüyor. Mesela şöyle bir örnek vereyim size. Arapların lezeydin ve masanana bih diye bir ifadeleri var. Lezeydin ve masanana bih diye bir ifadeleri var. Bir atasözü bu. Onlarda bir Arapça atasözü bu. Şunu demeye çalışıyor. Zeyde bakın ki diyor lezeydin ve masanana bih yani biz ona ne iyi muamele ettik diyor. Lezileydin ve Mazsanan'la bir aslında bir atasözü yani nankörle anlatıyor. Biz Zeyd'e diyor ne kadar iyi davrandık ama o bize nasıl karşılık geldi? Buradan hareket ettiğimizde... Daha iyi anlıyoruz nasıl teheccüh olduğunu, neden teheccüp olduğunu. Neden teheccüp? Çünkü, taheccüp, özür dilerim, neden taheccüp? Çünkü şaşkınlık ifadesi, beklenmeyenle karşılaşılma ifadesi. Buradaki lan bu demek. Yani bu Z'de bakın, biz ona iyilik ettik, kötülük bulduk, nankörlük etti. Şaşırdık anlamında da kullanıldığı için. Oradaki sözcüğü de bu şekilde anlamamız daha doğru olur. Yaz ve kış alışveriş için göçüp... konarak yolculuk ederken uzlaşıp düzene girmeleri için diyor ayet devamında. Buradaki yaz ve kış da malum. Yaz ve kış seferlerinden kastediyor. Yaz mevsiminde Kureyş halkı ticari kafilelerle Selim bölgeye olan Şam'a ve Filistin'e gidiyorlar. Kış mevsimlerinde ise sıcak olan Güney Arabistan'a doğru yol alıyorlar. Buradaki yaz ve kış ve yolculuk bunu anlatıyor. Artık kulluk edin bu evin Rabbı. Rabbine ifadesiyle devam ediyor ayet bize. Burada şu evin veya bu evin Rabbi, yani şu veya bu evin Rabbi, yani fel ya budur Rabbi hazel beyt dediğimiz ifadede, şu da diyebiliriz, bu da diyebiliriz Arapçada. Her ikisinin de kastımız şu, bu ev ya da şu ev Kabe'dir. Allah'ın buna işaret etmesinin anlamı, kuyuşa verilen nimetlerinde bu. Kabe'nin de içinde olmasıdır. Kureyşliler o dönemden önce 360 tane puta rab diyorlardı, tapıyorlardı. Ancak Kabe temizlendikten Hz. Peygamber'in kalbi, eli, ruhu dokunduktan sonra artık yenilendi her şey anlamda. Ruhani anlamda da yenilendi. Ve artık kulluk edin bu evin Rabbine diyor. Evin gerçek sahibi. Yani gerçek bildiğimiz bir... bizim Allah'ımız, Kabe evinin sahibi. Öyle Rab ki doyurdu da kurtardı sizi açlıktan ve emin etti sizi korkudan. Ne öğreniyoruz aslında? Mekke'ye gelmeden önce yani tüm bunlar Mekkelilere veya küreşçiler Mekke'ye gelip Mekke'de yaşadıktan sonra kendilerine verilenlerden önce küreşçilerin çok fakir, aç ve bazı şeylerden korku içinde yaşadıklarını yaşadıklarını görüyoruz. Bu da onlar için önemli bir mesele. Yani Kureyşliler her zaman güçlü, her zaman şöyle, her zaman böyle değillerdi. Kureyşliler de oldukça zor dönemlerden geçen insanlardı ve ayette de bunu öğrenmiş oluyoruz. Sırada Karya, Karya Sûresi var. Karya Sûresi kitap sıralamasında 101. sırada nüzul inme sırasında. 30. sıradadır. Mekke'de inmiştir ve 11 ayetten oluşur. El karya ya da el karyatu o şiddetli bir gürültüyle çatacak, yürekleri koparacak felaket olarak anlatılıyor. Tabi tamamen çevirecek olursak o karya diye ifade edebiliriz. O karya diye ifade edebiliriz. O karya sözcüğünü inceleyeceğiz şimdi. Burada el karyatu kelimesi kullanılıyor. Ayetin devamında olacak el-gariatü kelimesi kullanılıyor. Bunun tecrübesi çarpan demektir. Çarpma bildiğimiz karyanın münanası ise bir şeyin başka bir şeyden çarpışması sonucu çıkan bir sestir. Sözlük yönden karya kelimesi korkunç olay, büyük felaket diye ifade edilir. Ancak bununla ilgili de müfessirlerin söylediği bir bilgi var bizim için. İmam Gazali de buna değinir. Şöyle bir bilgi var. Kariyat sözcüğünün çarpmadan dolayı çıkan ses ifadesinden korkunç ve büyük bir felaket ifadesine dönüşmesi Kur'an-ı Kerim'de olmuştur. Ondan önce Araplar buna bir çıkarılan bir ses olarak anlıyorlardı. Ama Kur'an'da Lugat'taki sözlükteki anlamını yendi. Böyle yüzlerce sözcük vardır değerli dostlar. Yani Arapların Kur'an-ı Kerim'den önceki bilinçlerinin Kur'an-ı Kerim'de dönüşmesi ve gelişmesi nedeniyle kimi sözcükler Kur'an'daki anlamına dönüştü ve eski anlamı artık ortada kalmadı. Karya bunlardan bir tanesidir. Yani lafzî tecrübesinde çarpan ya da iki şeyin çarpışmasıyla çıkan sestir. Ancak... Kur'an-ı Kerim ve sonrasında korkunç ve büyük felaket olarak izah edilir. Burada Karatu Hamilkaru'ya Karatu Hamilkaru'ya yani İşte falancak kabileye veya kavmin başına şiddetli bir felaket gelmiş cümlesi de olduğu gibi bir ifade burada. Kur'an-ı Kerim'de bir yerde bu kelime bir kavme büyük bir musibet indiğini ifade etmek için kullanılmıştır. Bu bir yer dediğimiz de şey tabii, Rad suresinin 31. ayeti. Yaptıkları yüzünden inkar edenlerin başlarına ani bir bela gelecek. Rat suresi 31. ayet. Bu suredeki kariya ise kıyamet olayı için kullanılan bir ifade. Yine Hakka suresinde de 4. ya da 5. ayet olabilir hatırlayamadım. Hakka suresinde kıyamet yine kariya denen sözcükle ifade ediliyor. Buralardan itibaren de artık Araplar bu sözcüğü kariyayı kıyameti ifade edilen büyük felaket olarak geçiriyorlar. İkinci ayette az önce söylemiştim. Malkariyat ya da malkariya diye ifade vardı. Nedir o gürültü koparacak olan ifadesiydi. Az önce mal ifadesini anlatmıştım size. Devamında ise ve ne bildirdi sana? Nedir o şiddetli bir gürültüyle gelip çatacak? Yürekleri koparacak felaket diye devam ediyor. Ben size bu iki ayeti birinci ayetle birlikte anlattığım için biraz erken başladık. O gün insanlar kendilerini ateşlere atan, dağılıp uçuşan pervanelere benzerler. Pervane böceğinin uçuşu ve ateşin etrafında döne döne yanlışını düşünelim. Ve dağlar atılmış renkli pamuklara döner. Fırlamış renkli pamuklara döner. Buraya kadar olan bölüm kıyametin birinci merhalesinin zikridir aslında. Yani bu bir kıyametin alametlerinin bize verildiği. Merhale olarak ilk bölümünün gerçekleştiği zamandır. Yani dünya bütün nizamıyla alt üst olacağı, o büyük olay vuku bulduğu zaman insanlar ışık geldiğinde pervanelerin her tarafa dağılması gibi korku içinde sağa sola koşacakları, dağların rengarenk yün gibi atılacağı, o derece bir pamuk gibi fırlayacağı, çeşitli renkli oldukları için de renkli yüne benzetilmiş buradaki metaforda. benzetmedi. Dolayısıyla burada Allah'ın şükürlerimizle getireceği kıyamet gününden bahsediyoruz. Burada bu ifadeyi de belirteyim size. Mümin kıyametin gelmesini dört gözle bekler. Çünkü hepimiz bir ezan ve bir namaz arasında yaşadığımıza inanırız. Hepimiz salih amel ve salih niyetle yaşadığımıza inanırız. Allah büyüktür. Bunu yaşamaya kısmet olduysa İnşallah Allah'ın kıyametinden de sıratı gözümüzü açıp kapatıncaya kadar geçenlerden, geçebilenlerden olalım. O yüzden mümin kıyameti şükürle bekleyendir. Diğer ayetimizde 6. ayete geldik. 6. ayetimizde artık kimin ki terazilerindeki tartısı ağır gelir? Burada hepimiz için bildiğimiz bir şey. Kıyametin ikinci safhasının zikri başlamış demektir. İnsan tekrar Allah'ın huzuruna çıkacak. Yani bu ayete kadar bahsedilen kıyametin kopuşunun ilk bölümü, bu ondan itibaren ikinci bölümü. Çünkü artık terazi, yani artık kucağımıza taşıdığımız cennetimiz, cehennemimiz, sevaplarımız, günahlarımız, haramlarımız, helallerimizin ölçüleceği bir terazi alemine geçiyoruz. O hoşnut, razı bir geçimdedir. Bu iyiler için. Ve fakat kimin ki terazilerindeki tartısı hafif gelir, onun ana kucağı gibi sığınacak yeri ana yurdu cehennem uçurumudur. Ne kadar feci bir anlatım değil mi? Ancak işin gerçeğini anlatıyor Allah bize. Yani burada Ümmü Hühaviyyev isimli sözcüğü kullanıyoruz. Bu kullanılıyor. Yani onun annesi haviye olacaktır demek. Haviye hava kelimesinden gelen bir sözcüktür. Anlamı yüksek yerden aşağı düşmek demektir. Hava boşluğundan aşağıya doğru düşmek demektir. Haviye derin bir çukur içinde kullanılır ve cehennemin haviyesi çok derin olan ve ehli cehennemin yukarıdan içine düşüleceği yer olarak anlatılır. Bunları biz tabi bir metafor olarak algılıyoruz. Yani bunlar bir şekilde Allah'ın bize o günün, mümin için o kutlu günün, yani terazilerimizin açılacağı günün. Ağırlığımızın ağır olduğu tarafta yer almaya çalışmaktır derdiniz. Kim ki ağırlığı yani bütün yapıp ettiği güzellikler bir taraftadır, o zaman o cennet ehli ve diğeri o çukurdan yuvarlanacak cehennem ehlidir şeklinde. Bir yandan da baktığımızda korkutucu, ürkütücü, o günle muhatap olmadan önce ayağımızı denk almamız gereken, insanın ölümle yakınlığının bir... an olduğunu bilmesi gereken bir dönemden bahsediyoruz. Ve ne bildirdi sana nedir cehennemin uçurumu diyor. 10. ayette Hazreti Allah bize ve son ayette de o pek kızgın bir ateştir diyor. Narun hamiyetun. Burada derin bir, yani sadece derin bir çukur değil aynı zamanda körüklenmiş ateşle de dolu bir çukur. Yani kötünün de kötüsü olduğunu konuşabiliyoruz. Berbatın da berbatı olduğunu. İçinde sadece bir derinlik, bir uçma, kaçma, gitme değil her şeyin yani karşımıza gelebilecek her türlü acının da olabileceğini söylüyoruz. Bu bizi yeni bir sureye bağlıyor değerli dostlar. 31. sırada olan Mekke'de inmiş olan 40... ayetlik kitabımızdaki 75. sıradaki kıyame ya da kıyamet suresine gidiyoruz. Kıyamet suresi o pek kızgın bir ateştir diye başlıyor. O pek kızgın bir ateştir diye başlıyor. Şimdi sureye geldiğimizde la uksimu bievmi kıyameti. Burada değerli dostlar kıyamet veya kıyame diye kullanılabiliyor. Andolsun kıyamet gününe. Ant sözcüğünü neden yaptığımızı, neden kullandığımızı, Hz. Allah'ın neden kullandığını anlatmıştım. Bu şekilde sureye başlamakla anlaşılıyor ki, daha önce bir konu vardır ve bu sure o konuyla bir reddiye mahiyetine nazil oluyor, bir şey anlatıyor. Biraz ileride adı geçen konunun ne olduğunu anlayacağız tabii. Çünkü birdenbire Andolsun kıyamet gününe diye giren bir... Ayetten bahsediyoruz. Ve andolsun kendini kınayıp duran nefse. Kur'an'da insan nefsini üç tip olarak anlatıyoruz biliyorsunuz. Birincisi insanı kötülük yapmaya teşvik eden. Bunun ismi nefsi emmaridir. Allah hepimizi ondan korusun. İkincisi yanlış bir iş ve düşünceye niyet ettiği zaman kişiyi o yüzden kınayıp azarlayan buna nefsi levvame deniyor. Ve bugün Buna biz vicdan adını da veriyoruz tabii. Ve üçüncüsü de doğru yol üzerinde sebat ederek sapmış yollardan sakınmak suretiyle tatmin olan nefstir. Buna da nefsi mutmainne deniyor. Mutmain olan nefs deniyor. Allah emmariyeden bizi korusun, hepimizi mutmain bir nefse dönüştürsün vicdanımızı koruyarak öncelikle. Üçüncü ayetimizde Hz. Allah bize sesleniyor ve diyor ki,''Sanıyor mu ki insan kemiklerini hiç mi toplamayız? ''Evet, bu yemin iki şeyi anlatıyor bize. Dünyada, dünyanın muhakkak son bulacağı, yani kıyametin birinci sahası. Ölümden sonra ikinci bir hayatın olacağını ispatlıyor. Ölümden sonra ikinci bir hayat... Çünkü hem insanın ahlaki varlığı, mantık ve fıtratı ikinci bir hayatın luku bulmasıyla bu dünyada yaptıkları üzerinde vicdani olarak şahitlik edeceği kendi kalbi ve her şeyle birlikte ilerleyeceği bir ikinci yolculuğumuz vardır. Mekke'de bunu inkar edenler olmuştur. Tarih boyunca bunu inkar edenler olmuştur. Hala aramızda başka dinlerde olan kardeşlerimiz, başka insan kardeşlerimiz. Kendi aramızda olan insan kardeşlerimizin bile inkar ettiğini görebiliyoruz. Allah hepsini ıslah etsin, doğru yola ve takvaya çeksin inşallah. Evet, değil kemiklerini, parmak uçlarını bile büzüp koşmaya gücümüz yeter diyor Allah. Yani değil bu kemikleri bir araya getirip iskeletimizi ortaya koymak, biz diyor sizin en ufak ve en hassas parçacıklarınızı dahi aynı parmak izlerinizi bile yeniden meydana getirmeye kaderiz. Burada değerli dostlar, tabii bir sorgunun üstünden geçiliyor burada. Hatırlırsanız insanlar, özellikle müşrikler şunu sorar, yani derler ki, haşa, biz öleceğiz. Sonra Araf'ta veya işte bir şekilde bekleyeceğiz mezarlarda ve un ufak toz haline geldikten sonra yine mi Allah bizi diriltmek için birleştirip bütünleştirecek? Şimdi bunu bizim Şeyh Efendi şöyle derdi. Ay akılsız yoktan var ederken seni şaşırmıyorsun da küllerinden, kemiklerinden, toprakla hemhal olan parçalarından var etmesine mi şaşırıyorsun? Hakikaten böyle. Yoktan var etimizi nasıl olur da külden var olmayalım ki dirilmenin şekli ve şemalini de bilmediğimiz için o da bir benzetmedir. Yani dirilmek meselesi illa aynı bedende bir dirilme değil pek tabi. Ruhumuzun hayat bulması ruhumuzun yeniden ikinci bir tekamül yolculuğuna başlaması demek. Ve devam eden beşinci ayetimizde hayır insan ileride olanı... Yalanlamak ister diyor Hazreti Allah. Bu kısa cümleyle ahireti inkar edenler anlatılıyor. Tüm bu öğretilenler ve yaşananlara rağmen Firavunların, Semudların kalamadığı, Sultan Süleymanların kalamadığı bir dünyada hala bu dünyanın ilk ve son yer olduğunu düşünmelerinden bahsediyor. Ve kıyamet günü ne vakit diye soruyorlar diyor aynı kişiler. Ve şaşırıp gözleri dikilince... Her şeyi sorgulamaya başlıyorlar ve ay tutulunca sorguluyorlar ve güneşle ay birleştirilince sorguluyorlar. İnsan der ki o gün nerede kaçacak yer? Hayır, yok kaçacak, sığınacak bir yer. O gün Rabbinin katındadır, karar edilecek yer. O gün önce yaptığı da haber verilir insana, sonra yaptığı da. Bu zahir ve batın meselesi. Kalbimizden geçen, aklımızdan geçen, sadece düşündüğümüzün bile günahına tanıklık edecekler. Hayır, insanın azası aleyhine tanıklık eder diyor. Her şeyimiz tanıklık edecek bizim için. Özürlerini ortaya dökse de, dilediğimiz kadar orada tövbe edelim, dilediğimiz kadar inkar edelim, kendi aklımız bizi ortaya verecek, yani ifşa edecek. Vahiy acele edip okumak için dilini oynatıp durma. Hz. Peygamber'in vahiy gelince hemen onu okumak için acele ettiği ve cebrail okuyup bitirmeden okumaya çalıştığı ve bu yüzden bu ayetlerin geldiği kabul ediliyor. Yani burada Hz. Peygamber'in takdir ederiz ki, haşa takdir bizde değil ama takdir edilmelidir ki, o heyecan ve coşkuyla. Çünkü... Artık şeydeyiz yani 30 küsur 31. nüzulda 31. sıradayız. Yüzlerce ayet gelmiş. Heyecanını, hemhal oluşunu, mutmain oluşunu, Allah'la olan aşkının bütünleşmesini yaşıyor. Cebrail tekrar ederken hızla o da öğrenmeye çalışıyor. Burada diyor ki vahiy acele edip okumak için dilini oynatıp durma diyor Allah ona. Yani yavaş yavaş anlayarak, manasını bilerek. Yani onu yani Kur'an'ı kavrayıp belletmek için acele etme diyor. Hatırlarsanız birçok dersimizde birçok seminerimizde hep anlatırız. Önce anlamak esastır sonra anlatmak. Önce anlamak zorundayız. Yani Allah bize ikra derken anlamamızı da içeren bir sözcük olan ikrayı oku anlamında söylüyor. Sırada 17. ayetimiz var. Şüphe yok ki onu toplayıp unutmayalım. Oturmamak bize düşer. Okumak ve tertip etmek de bize düşer. Şu anda yaptığımız gibi şükürler olsun. Onu okuduk mu uy okuyuşuna diye sesleniyor Hazreti Allah. Cebrail Allah Resulüne Kur'an okuduğu zaman onu kendinden değil tabii ki Allah tarafından okur. Bu yüzden burada Allah Celle Celaluhu biz onu okurken diye buyurmuştur. Biz onu okurken yani onu okuduk mu uy okunuşuna dediği meseleyi yani buradaki feyize kara nahufette pi kur aneh yani biz onu cebraile okuttuğumuz zaman onun okumasını dinle anlamında. Sana Kur'an'ı kıraat eylediğimizde sen onun kıraatine tabi ol anlamında bu cümle burada. Biz diye ifade etme meselesi bu. Onu anlatıp bildirmek de şüphesiz bize düşer diye devam ediyor Allah. Burada yine müfessirlerin vahyi nazil olduğu zaman sessizce dinle. Ona kulak ver anlamındadır ki bütün Kur'an-ı Kerim okumalarında da hangi dilde olursa olsun şu an dahil dinleyenin saygı gereği saygıyla huzur içerisinde ve konsantre olarak dinlemesi gerekir. Bunu namaz içinde yapmamız gerekir değerli dostlar. Namazı dinlerken de susup sakince huzurla o daveti dinlemek ve mümkünse ve inşallah icabet etmek gerekiyor. Hayır, siz geçip gideni seversiniz diyor Allah burada. Burada ara cümleden sonra önceki konuya kalındığı yerden devam ediliyor. Yani hayır asla değil manası şudur. Yani sizin kıyameti inkar etmenizin asıl sebebi bu kainatın, yaratıcısının kıyameti getirmeye ve ölümden sonra sizi getirmeye muktedir olduğu, yapabilir olduğunu olmadığını zannetmenizdir. Asıl sebep bu. Yani haşa. Onu bilmedikleri için böyle bir şeyin de kimin nasıl yapacağını bilmiyorlar. Ve ahireti bırakırsınız diye devam ediyor Allah. O gün yüzler parlar ve güzelleşir ve Rablerine bakar. Ve Rablerine bakar ayetinde bakışı gözle bakış diyenler olduğu gibi bekleyiş anlamında düşünenler de var. Yani hani gözü yollarda der gibi. Gözü yollardadır gibi. Yani bu nedir? Mümin, o salih amel ve niyetle gelen mümin, kucağına cennetini doldurarak kıyamet gününe varan, o kısmete varan mümin, dört gözle Allah'ı bekler. Çünkü bakar demek biraz onu göremeyeceğimiz için, varlık olmadığı için. Bakar demek bir şeye bakmaktır ya, o yüzden burada İla Rabbiha Nazira ya da Naziratun Nazire'den geliyor. Dört gözle beklemek gibi algılamamız daha doğru bu ayeti. Dört gözle beklemek, heyecanla beklemek gibi düşünelim bunu. Ve yüzler asılır kararır, bellerini kıracak bir felaketi bekler. Kim bunlar? Diğerleri. Hayır, can köprücük kemiklerine gelince ve bir okuyup üfleyen yok mu denince ve şüphe yok ki. Bu çağın bu ayrılık çağı olduğunu anlayınca ve baldır baldıra dolaşınca o gün Rabbinin tapısına götürülür. Burada oradaki hengame, oradaki gürültü patırtı, oradaki korku, oradaki dehşette bir kişi bir tarafın huzurla, sükunetle, saygıyla, sevgiyle İçindeki Allah'ın coşkusuyla hissedeceği ve diğerinin tam tersi bir hal alacağı. Ve Allah'ın kapısına, Allah'ın tapısına ona inanmaya, ona meşk etmeye yöneleceği. O ne bir şeyi vermiştir sadak olarak ne namaz kılmıştır. Ve fakat yalanlamıştır, yüz çevirmiştir. Sonra da salına salına yakınlarının yanına gitmiştir. Bunların anlamı daha önce beyan edilen şeyleri duymasına rağmen ahirete inanmayan ve inkar ederek kibir içinde evine dönen, dinlemesine rağmen yürüyüp giden, mesela Mücahit, Katari ve İbn-i Zeyd'e göre bunu şahıslandırarak bir örnek vereceksek Ebu Cehid, Ebu Cehid kim ne anlatırsa anlatsın o bildiğini okuyarak geri dönerdi. Bundan dolayı bu bir örnek bizlere. Kötülük sana gerek, gene de kötülük sana diyor Allah. Sonra da kötülük sana gerek de gene kötülük sana diye altını çizen bir ifade daha. İnşirah suresindeki gibi aynı cümle iki defa. Neden? Çünkü önemsiyoruz. Müfessirler evlâleke sözünün birçok manası olduğunu söylüyorlar. Tuh olsun sana yani helak olasıca, perişan olasıca. Yazıklar olsun sana, tüh sana gibi, yüzüne tükürme gibi anlamı var. Ama bunu şöyle de değerlendirmemiz mümkündür Naci Sahne, ki bunu İbni Kesir tesvirinde, tefsirinde anlatmıştı. Ne diyordu? Sen kendini yaratanı inkar etmeye cüret ettikten sonra sana ancak böyle yüzüne tükürlesi bir tavır yakışır. Bu anlamda bir ifadedir bu. Kaldı ki hadi tat bakalım şerefli ve değerli kimse ifadesiyle de bunu anlatır. Duhan suresinde Hz. Allah. Devamında ise yoksa insan sanır mı ki kendine kendi keyfine bırakılır? Bütün yapıp edeceksin ve tüm bu yapıp ettiklerinden sonra da her şey senin istediğin gibi gelişecek. Hiçbir cezası olmayacak. Kendi kendine yaşayacaksın. Bu sözün sonunda baştan itibaren devam edilmekte olan konuya yani ölümden sonraki hayatın mümkün ve gerekli olduğu konusuna yeniden dönülüyor. Böylelikle yani hiçbir şey bizim keyfimize bırakılmıyor. Keyif Allah'ın huzurudur. Keyif Allah'tır. Allah'tan huzur almaktır ve Hz. Peygamber'e sorulduğunda ne zaman huzura kavuşur bir mümin diye? Peygamberimiz diyor ki sadece Allah'ı andığı zaman. Dilerseniz her zaman. Erlik suyundan dökülen bir katre değil miydi? Sonra bir kan pıhtısı oldu da onu yarattı. Azasını düzüp koştu. Derken ondan bir erkek dişi çiftler yarattı. Bunları yapanın ölüyü diriltmeye gücü yetmez mi? Az önce yaratılış serüvenimizde anlatılan eğerlik suyundan işte çoğalmamız ve büyümemiz, kavim olmamız, insanlık olmamız. Öyleyse Allah, ölüleri diriltmeye güç yetiren değil midir diye soruyor bize. Bu ayet ölümden sonra bir hayatın olduğunun yeniden bir delilidir. Bu vurguları yapmamızda bu konuyla ilgili bütün şüphelerin ortadan kalması gerektiği içindir. Bu çok vurgulanır. Çünkü kıyamet suresi, kıyame suresi bir yandan kıyametin kopu şeklini ve bir yandan ondan sonraki hayatı anlattığı için bize özellikle vurgular ve peki bunu yapan ölüyü diriltmeye gücü yetmez mi diye de ayetin sonuyla kıyame suresinin sonunu getirmiş oluruz. Evet bu akşam sizlerle Allah kısmet etti. Bürüç, tin, küreş, kariya ve kıyamet sürelerini birlikte paylaştık, birlikte yaşadık. Allah kısmet ederse gelecek hafta aynı saatte Hümeze suresiyle sizlerle devam edeceğiz yolculuğumuza. O güne kadar hayırlı bir hafta dilerim. Çok güzel Allah'ın nuruyla, şansıyla, bereketiyle dolu bir hafta yaşayalım hep birlikte. Gerek buradaki bütün dostlarımızla. Gereksiz sonrasında bizi dinleyecek, kayıtlardan takip edecek bütün dostlarımızla hayırlı ve güzel bir hafta dilerim. Allah'a emanet olun bu gecede katıldığınız için minnettarım. Çok teşekkür ederim. Hoşçakalın.